Aralık 2010 sayısından
İthal Malı Materyalizm
Ahmet Kayserilioğlu, Psikolog
“Tanrı İnancı” konusundaki dizi yazımda, Hıristiyan Batı'da başlayıp tüm dünyayı sarmış olan inkârcı materyalist akımın tarihsel serüveni üzerinde son aylarda epeyce durmuştum. III. Selim'den ve Tanzimat'tan başlayarak Batı'ya pencerelerini açan Türkiye'miz de bundan nasibini almakta gecikmemişti. Ülkemizde, Batı'daki gibi şiddetli bir din-bilim çatışması, engizisyon canavarlıkları yaşanmamış olmasına rağmen bu böyle olmuştu. Hem batı hayranlığı, hem de Müslüman dindarların davranışları, özellikle aydın kesimde inkârcılığın, nihilizmin, en azından agnostik düşüncenin (bilinemezcilik) artmasına neden olmuştu. Geri kalmamızda en büyük suçu İslâm'da görmek de bir modaydı sanki. İslâm'ın 1400 yıllık tarihsel akışına hiç göz atmadan, kendi çağındaki dindarların davranışlarına bakarak Marx'ın "Din afyondur" sözünün doğrulamasını görüyorlardı her an. Dinin günümüzdeki uygulamalarının Tanrı'nın gerçek dileğine uyup uymadığı konusunda elbette söyleyecek çok sözümüz var. Ama bu hep böyle mi idi acaba?!. İslâm'ın gerçekten doğru uygulandığı geçmiş yüzyıllarda dinin toplumları frenleyip geriletmesinin tam tersine, nasıl da ilerletip yükselttiğinin örneklerine kısaca bir göz atmamız bu nedenle çok önemli. Geçmişimizle övünüp yan gelip yatmak için değil, dinin gerçeklerini doğru değerlendirip, hayat görüşümüzü sağlam esaslar üzerine bina etmek için yapmalıyız bunu. Müslüman âlimlerin geçmişte özellikle pozitif bilimlere olağanüstü katkılarını ve Batı'nın bugünkü bilimine temel taşı olduğu gerçeğini doğru kaynaklardan sizlere aktardıktan sonra, "bugün ülkemizde ne yapmamız gerekir?" sorusu üzerinde kısaca duracağım.
İSLÂM GÜNEŞİ
Avrupa Ortaçağın karanlık yıllarını yaşarken ve hiçbir ümit ışığı belirtisi göstermezken Yaradan'ın düzeni eli boş durmuyordu. Bambaşka bir yerde bin yıldan beri uyuyan Arabistan çöllerinde görevlendirilen bir gülyüzlü peygamber Muhammed, Avrupa derin gaflet uykusunda iken büyük görevine başlıyordu. Onun 23 yıl gibi kısa bir zaman süresi içinde görevini nasıl üstün bir başarı ile tamamladığını, öldüğünde hemen hemen tüm Arabistan'ı İslâm bayrağı altında topladığını hepimiz biliriz. Ölümünden sonra yayılma hızı aynı temposunu korumuş, 80 yıl içinde İspanya'dan Çin'e kadar üç kıtaya yayılmışlardı. Çöl insanından kısa sürede dünya çapında yetenekli askerler, komutanlar, yöneticiler çıkarılması elbet önemliydi. Ama daha önemlisi, çöl insanının bin yıldır sırtını döndüğü bilgiye, araştırmaya, öğrenmeye, bulmaya Kuran'ın emirleri ve peygamberin buyrukları doğrultusunda büyük bir aşk ve şevkle saldırmasıydı.
ÇEVİRMENLER ÇAĞI
O devirde Kuran sadece ölülerin arkasından okunan, raflarda saklanan bir kitap değildi. Her satırı gönüllere gömülü, her âyeti davranışlara aksetmiş yaşanan bir kitaptı o. Müslümanlar "Bilenle bilmeyen bir olur mu?" âyetini hayatlarına uyguladılar. Ele geçirdikleri ülkelerin gayrimüslim bilginlerinin öğrencisi olmakta hiç tereddüt etmediler. Onlardan Hint, İran ve Eski Yunan düşünce sistemlerini, Sokrat, Eflatun, (Platon) Aristo'yu ve o devirde bilgi namına ne varsa her şeyi öğrendiler. Çeşitli uygarlık eserlerini Arapça'ya çevirttiler. 750 ile 900 yılları arasında o kadar çok çeviri yapıldı ki, tarihçiler haklı olarak bu döneme "Çevirmenler Çağı" demektedirler. Ve bir de görüldü ki, gayrimüslimlerin öğrencileri olan Müslümanlar öğretmenlerini çoktan geçmişler ve onlara öğretmeye başlamışlar.
ALTIN ÇAĞ
Çevirmenler çağını izleyen 900-1100 arasındaki 200 yıl boyunca İslâm düşünce hayatında gerçekten bir "Altın Devir" yaşanmıştı. Müslümanların öğrenme ve bilme aşklarının yanısıra, Kuran ahlâkının sağladığı nizam ve huzur da uygarlığın gelişmesinde önemli rol oynuyordu. Nitekim 9. Asırda Doğu Avrupa'dan Kudüs'e giden Hıristiyan hacılar bunu itiraf ederek: “Hayat ve mallarımızın İslâm ülkelerinde kendi ülkemizden daha emniyet içinde olması bizi hayrete düşürdü" demişlerdir.
Rus din tarihçilerinden biri şöyle yazmaktadır: "Haçlı seferleri sırasında papazlar ve yerli Hıristiyan halk, Müslüman hâkimiyeti altında yaşamayı, barbar Avrupalıların hakimiyetine tercih ediyorlardı."
Altın Devirde matematik, fizik, astronomi, tıp gibi pozitif bilimlerde olduğu gibi, felsefede de öylesine büyük bilginler yetişti ki, onların eserleri yüzyıllarca Avrupa'ya önderlik etti. 9. yy da Harizmî ailesinin ve özellikle Musa el Harizmî matematik çalışmalarıyla cebir ve denklemin ilk esasları kuruldu. Onun “El Cebr V'el Mukabele” kitabının Latince çevirisinden denklem kurma ve çözme metodunu öğrenen Avrupalılar, bizim cebir diye bildiğimiz konuyu, bu nedenle Algebra diye isimlendirdiler. Romen rakamlarıyla toplama, çıkarma, çarpma, bölme işlemlerinin ne kadar zor olabileceğini bir düşünün. Müslümanlar Hint kitaplarının çevirilerinden yararlanarak, sıfır dahil on rakamlı ve her defasında 10 kat artan basamaklı desimal sayı yazma sistemini son derece kullanışlı hale getirdiler.
Musa El Harizmî'nin bir başka kitabından bu kolay sayı ve hesap sistemini öğrenen Avrupalılar, buna rağmen nice yüzyıllar elverişsiz Romen rakamlarıyla cebelleşe cebelleşe nihayet Harizmî'nin kolay yöntemini kullanarak matematikte büyük aşamalar yapma imkânına kavuştular.
İbni Heysem ışık kanunlarının pek çoğunu buldu. Cabir bin Hayyan kimya biliminin temellerini attı. Tıp alanında İbni Sina'nın "Kanun" adlı eseri Ortaçağ'da hem Doğu'da hem Batı'da klasikleşti. 700 yıl Batı'ya tıbbı öğretti ve 19. yüzyıla kadar onu aşan da çıkmadı.
Bu 200 yılın en belirgin tarafı Zekeriya Razi, Farabi, İbni Heysem, Biruni, İbni Sina gibi. Altı Çağın büyüklerinin hem pozitif bilimlerde hem de özellikle Yunan felsefesinde birer üstad olmalarıdır. Onların hiçbiri tek taraflı bilgiye sahip değillerdi.
1200'lü yıllarda yaşamış olan Mevlâna İslâm'ın bu emsalsiz birikiminden yararlanarak eserlerini kaleme aldığından, bugün bile tüm dünyanın hayranlığını kazanmaktadır. Aynı yıllarda yaşamış olan Hıristiyan din bilgini Aquinolu Thomas ile Mevlâna'yı karşılaştıracak bir doktora tezi, düşünce hayatında ve hayat görüşünde o devirde Doğu'nun Batı'ya karşı ezici üstünlüğünü açıkça gözler önüne serecektir.
Altın Çağda Zekeriya Razi'nin kurduğu, pozitif bilimleri temel kabul eden bir “Doğa Felsefesi” ekolü maalesef gelişemedi. Kuran pek çok âyetinde evreni, doğayı, olayları incelemeyi öğütlediği halde bu yolda devam edilmemesi, Altın Çağın sonundan yani 1100 den itibaren bir duraklama devrine girilmesine sebep oldu. Osmanlı İmparatorluğu İslâm uygarlığının duraklama ve gerileme dönemlerinde hüküm sürdüğünden, Altın Çağdaki büyük bilimsel ilerlemenin bizde sürdürülememiş olmasını doğal karşılamalıyız.
İslâmiyet duraklamaya girerken, Tanrı'nın güneşi bu defa Avrupa'ya doğru yol alıyordu. İslâmiyet, insanlığın uygarlıktaki geçmiş birikimini toplamış, üstün katkılarla onu söz yerindeyse uçuşa hazır hâle getirmiş ve orada durmuştu. Bu birikimi kim alır kullanırsa yükselecek olan o olacaktı. Çok şükür ki, Avrupa bu fırsatı iyi değerlendirdi. Keşke pozitif bilimlerin yanısıra Kuran'ın inançla, doğru yaşam kurallarıyla ilgili temel öğütlerine de kulak verip, Hıristiyanlığa sokulmuş safsatalardan, hurafelerden kendilerini kurtarabilselerdi. Kuran büyük bir hoşgörü ile Hıristiyanlara şöyle seslenir:
"İncil sahipleri, Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar yoldan çıkmışlardır. " (5/47)
Belli ki istenen din değiştirmeleri değil dine insan eliyle sokulmuş yanlışlardan kurtulmalarıdır. Eğer bu yapılsaydı, bilim ilerlerken her defasında karşısında dinin yanlış dogmalarını bulmayacak, bunca kan dökülmeyecek, din ile bilimin arası bu denli açılmayacaktı. Madalyonun iki yüzü gibi, maddi ve manevi bilgiler bir bütünü oluşturacak şekilde sentez edilebilseydi, bugünün koyu materyalizmi hiç yaşanmadan insanı yokoluşun sınırına getiren bunca problemle karşılaşmadan günümüze ulaşılabilirdi.
1400 YILLIK BOŞLUK
Batı'nın, son kutsal kitap Kuran'dan ve İslâm'ın manevi kültüründen bu denli uzak yaşaması içimde öyle bir yara ki, hiç olmazsa bundan sonraki yıllarda bu boşluk dolsun artık diyerek, geçmiş bir yazımda aynen şunları dile getirmekten kendimi alamamıştım: "İslâm'ın kutsal kitabı Kuran; Hz. Muhammed'den önceki tüm peygamberleri ve getirdikleri ilahi öğretileri kabul ve tasdik eder. Aslında Müslümanlığın ilk peygamber Hz. Âdem ile başladığını ve son nebi Hz. Muhammed ile tamamlandığını, yani Yaradan'ın katından gelen bilgilerle oluşmuş tüm semavi dinlerin aslında 'İslâm' olduğunu Kuran açık âyetlerle, hiçbir aykırı yoruma fırsat tanımadan dosdoğru ortaya koyar. Daha da öteye giderek, tüm dinleri Hz. İbrahim'in tek Tanrılı inancında anlaşıp birleşmeye davet eder.
Kuran'da en çok Hz. Musa ve Hz. İsa'nın adı anılır. Onların Tevrat ve İncil'de anlatılan mucizelerinin ve inanmayanlarla yaptıkları emsalsiz mücadelenin pek çoğu yeniden anlatılarak onaylanır. Hz. İsa'nın babası olmadan, Yaradan'ın emri ve melek Cebrail'in aracılığı ile bakire Meryem'in oğlu olarak doğduğu, beşikte iken konuştuğu, ölüleri diriltme gücüne sahip kılındığı Kuran'da defalarca tekrarlanır.
Kuran geçmiş peygamberleri ve kutsal kitapları onaylamakla beraber; insanların sonradan kitaplarda yaptığı ekleme ve çıkarmalara ve onlara dayanarak yaptıkları yanlış yorumlara şiddetle karşı çıkar. En çok üzerinde durduğu ve kesinlikle reddettiği ise, bazı Hıristiyanların yorum üzerine yorum getirerek Hz. İsa'yı Tanrılaştırma yanlışlarıdır.
İnsanların bağnazlığına, eskiye sımsıkı yapışarak yanlışta ısrar edip kendileri yenilemekten, temizlemekten yoksun bırakmalarına, birliğe giden dümdüz yolu bırakıp yan yollarda ayrılık ve düşmanlık naraları atmalarına tarihte ne kadar çok tanık olduk. Kuran'ın başına gelen de aynısı. Tek Tanrılı İbrahim'in dininde birleşme çağrısı bile cevapsız kaldı. Ve 1400 yıl boyunca nice nesiller, nice milyarlar, insanlığın ortak malı Kuran'dan mahrum yaşadı. Bu trajedi bugün de aynen böyle devam edip gidiyor.
Birliğe en çok muhtaç olduğumuz - yokoluşumuzu ancak gerçekler üzerinde anlaşıp birleşmekle, ilâhi ahlâk kuralları ışığında yaşamakla önleyebileceğimiz - bu hayati önemdeki günlerde; dünyanın en kültürlü Batı insanlarının da içinde olduğu dörtte üçlük dünya nüfusu ne yazık ki, Yaradan'ın katından gönderilmiş son öğütlerden, bilgilerden habersiz yaşıyor. Yunusları, Hacı Bektaşları, Mevlânaları yetiştirip olgunlaştıran bu ilâhi öğreti değil mi idi? İnsanlığın kültür birikimindeki bu kayıp halkanın yerine konması; bu büyük boşluğun bir an önce doldurulması dünya barışı, dirliği, birliği, esenliği için vazgeçilmez bir görev yüklüyor sorumluluk sahibi hepimize! Peki ama bu nasıl mümkün olacak?
Kalın duvarlarla birbirinden ayrılmış dinler bunu tarih boyunca yapamadı, hattâ birbirlerinden her geçen gün daha da uzaklaştı. Yeni bir nebi ve yeni bir din gelmeyeceğini, Hz. Muhammed'in dinler dönemini kapattığını da biliyoruz. İşte ilâhi âlemin rehber varlıklar aracılığı ile insanlığa yeni bir kapı açması, yeni bir manevi aydınlanma çağı yaşatması, şimdilerde tam da bu ihtiyacın giderilmesi için olmakta dünyanın dört bir yanında...
Aslında rehber varlık bilgilerinin 150 yıllık bir mazisi var. Ama şu son yıllarda patlama tarzında her taraftaki küçük ve büyük grupların medyumlar kanalı ile aktarılan bilgilerle aydınlatılıp yetiştirilmeleri dünya tarihinde bu yoğunlukta ilk yaşanan bir fenomen.
İşte bunlardan biri olan ABD Kaliforniya'da 21 yıldan beri bilgiler veren ve dünyanın her tarafını dolaşan, Birleşmiş Milletlerde bile pek çok celse yapan Kryon isimli rehber varlık, Batı insanının bu 1400 yıllık ilâhi bilgi boşluğunun kapatılmasının İncil ve yorumlarında Kuran'ın da değindiği yanlışların giderilmesinin büyük önemine vakıf olduğundan mesajlarında Hz. İsa, Hz. Muhammed ve İslâm'a sık sık değinmek gereğini duymaktadır.
Anlaşılıyor ki, ancak rehber varlık bilgileriyle batı aydınları kilisenin bağnazca set çekmelerine aldırış etmeden bu büyük 1400 yıllık boşluğu doldurup, dünya çapındaki kültür birliğinin temellerini atabileceklerdir.
"THE NEW YORK TIMES" GAZETESİNDE İSLÂM UYGARLIĞI
Kısaca değindiğim İslâm'ın o muhteşem yıllarını daha detaylı öğrenmek isteyenlere Alman doğubilimci Sigrid Hunke (1913 - 1999) hanımın Altın Kitaplarca yayınlanmış kısaltılmış çevirisi "Allah'ın Güneşi Avrupa'nın Üzerinde " kitabını ya da aynı eserin Bedir Yayınevince "Avrupa'nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi" adıyla tam çevirisini okumalarını hararetle tavsiye ederim.
Bilim tarihi ile ilgili değerli çalışmalarından dolayı önemli ödüller kazanmış olan Amerikalı fizik ve kozmoloji uzmanı Dennis Overby'ın 30 Ekim 2001'de The New York Times gazetesindeki İslâm uygarlığı ile ilgili yazısının Bilim ve Ütopya dergisinin Eylül 2010 sayısındaki çevirisinden bazı alıntılar yaparak geçmişteki İslam uygarlığı ile ilgili en yeni görüşleri aktarmak istiyorum.
"Kuran tarafından bilgiyi aramakla ve Tanrısal bildirimler için doğayı okumakla görevlendirilmiş ve ayrıca Eski Yunan hikmetinin kısmen gömülü kalmış hazinesinden esinlenmiş olan Müslümanlar, Ortaçağlarda dünyanın bilim merkezi olan bir toplum yaratmışlardı. Arap dili 500 yıl boyunca ilim ve irfanla aynı anlama gelmiş ve modern üniversitelerin öncüleri cebir, yıldızların adları ve hattâ deneysel bir araştırma olarak bilim anlayışı, bu Altın Çağın onur verici gelişmeleri arasında sayılmıştır. Oklahoma Üniversitesinden Bilim Tarihi profesörü Dr. Jamil Ragep, 'Avrupa'daki hiçbir şey, takriben 1600 yılına gelinceye değin İslâm âleminde yapılanlarla karşılaştırılamaz' demektedir.
"Ancak tarihçilere bakılacak olursa, bu Altın Çağ hakkında hâlâ çok az şey bilinmektedir. Bu dönemden kalma büyük bilimsel yapıtlardan ancak birkaçı Arapça'dan çevrilmiştir. Ve binlerce yazma, henüz çağdaş âlimler tarafından okunmamıştır. Dr. Sabra, İslâm bilim tarihini henüz incelenmeye başlanmamış bir alan olarak nitelendirmektedir. Bilginler şu hakikati dile getirirken çok büyük bir sıkıntı çekerler ve üzüntülü görünürler: İslâm'ın zengin entelektüel tarihi son yıllardaki olaylar yüzünden imaj kaybına uğramıştır. Geleneksel olarak İslâm, ilim ve irfanı teşvik etmiştir. Georgetown'daki Müslüman - Hıristiyan Mutabakatı Merkezinden
Dr. Osman Bakar: 'İslâm ile bilim arasında çatışma yoktur' demektedir.
Muhammed'in orduları, 7. ve 8. yüzyıllarda Arap yarımadasından çıktıklarında ve İspanya'dan İran'a kadar uzanan ülkelere yayıldıklarında Platon'un, Aristotales'in, Demokritos'un, Pythagoras'ın, Arkhimedes'in, Hippokrates'in ve diğer Yunan düşünürlerinin yapıtlarını da uygarlıklarına dahil etmişlerdi... Dr. Lindberg: 'Batı, Yunan biliminin yetersiz bir türevine, doğu ise hepsine sahipti' demektedir.
965'de Irak'ta doğan İbn El Heysem modern optiğin temelinde bulunan ışık ve görme deneyleri yapmış ve hattâ bilimin, felsefi tartışmaların yanısıra deneye de dayanması gerektiğini söylemiştir. Dr. Lindberg'e göre: 'O, Arkhimedes, Kepler ve Newton gibi büyük matematikçi bilginler arasında sayılmalıdır.' Şimdi Özbekistan'a bağlı bir şehirde 973 yılında doğan matematikçi, astronom ve coğrafyacı El Birûnî, 13.000 sayfayı kapsayan 146 kadar kitap yazmıştır ve bunlardan birisi de Hindistan'la ilgili çok ayrıntılı bir sosyolojik ve coğrafi incelemedir. İbni Sînâ ise, 981'de şimdi Özbekistan'daki Buhara yakınlarında doğan bir hekim ve filozoftur. Kendisi 1 milyon kelimelik bir tıp ansiklopedisi olan ve 17. yüzyıla kadar Batı'da bir el kitabı olarak kullanılan "Tıbbın Kanunları" adlı kitabı derlemiştir.
YANLIŞ UYGULAMALARA KULAK ASMADAN DİNİN ÖZÜNÜ ARAŞTIRMAYA KOYULMAK...
"İslâm bugün Kuran'ın ve Hz. Muhammed'in dileğine uygun yaşanıyor mu?" sorusunu cevaplamak çok kolay. Esas görevi güzel ahlâkı öğütlemek ve yaşatmak olan dinin sadece şekil ve merasimleri öne alıp neredeyse başörtüsüyle anılır olmasının doğruluğu, iyiliği, bilgiyi, çalışmayı, sevgiyi geri planlara atmasının anlaşılır tarafı olabilir mi?
Yalnızca tek bir örnek bile, tutuculuğun ne kadar dal budak saldığını apaçık ortaya koyuyor. Eski Diyanet İşleri Başkanlarından, Kuran tefsiri dahil pek çok değerli ilâhiyat kitabı yazarı Prof. Dr. Süleyman Ateş, sırf Kuran'ın Bakara Sûresinin 62. ayetini yorumlarken diğer din sahiplerinin de cennete gidebilecekleri sonucuna vardı diye ne kadar tenkitlere, hücumlara, dışlamalara uğradı bilemezsiniz. Bir müftü "Süleyman Ateş Ateşle Oynuyor" diye kitap bile yazdı. Süleyman Ateş, "Bir Ömür Böyle Geçti" isimli anı kitabının ikinci cildinde bu konuda kendisine yapılan hücum ve dışlamalardan acı acı yakınır.
Ama sadece bu görüntülere aldanıp dinin gerçek özünü hiç inceleme, araştırma gayretine girmeden inkâra sapmanın da anlaşılır hiçbir tarafı yok. Ve ne yazık ki, bugün aydınlarımızın pek çoğunun da yaptıkları tamamen bu. "Dinde zorlama yoktur" Kuran'ın en son inen hüküm âyetlerindendir. Kimsenin inancını, ibadetini sorgulama hakkına hiçbirimiz sahip değiliz. Bu tamamıyla birey ile Âlemleri Rabbi arasındaki bir konu, kimseyi de ilgilendirmez. Ne var ki, bin yıldan beri içinde yaşadığımız İslâm kültüründen bu denli habersiz yaşanmasını alabildiğine eleştirmek hem hakkımız hem de boynumuzun borcu. Aydınlarımızın kitaplarında bol bol Batı kültüründen alıntılar yapıldığı halde, İslâm kaynaklarından hemen hiç yararlanılmamasını neyle açıklayabiliriz acaba?!. Âyet ile hadis arasındaki farkı bile bilmemek övünülecek bir şey mi?
Atatürk'ün okuduğu kitaplar listesi bugün elimizde. Altını çize çize İslâm kültürü ve tarihi ile ilgili nice eserler okumuş. Atatürk'ün Elmalılı Hamdi Yazır'a hazırlatıp, devlet parası ile yayınlattığı, bugün hâlâ aşılamamış 9 ciltlik Kuran tefsiri ve Buhari Hadisleri Külliyatı da bizleri öğrenmeye yöneltmeyecekse başka ne yapılabilir ki?
En azından tarihimizi ve halkımızı daha iyi anlayabilmek için bile olsa, mutlaka akıl ve mantık ışığında İslâm kültürünü yeterince inceleyip özümsemeliyiz. İnanıp inanmamak, uygulayıp uygulamamakta herkes alabildiğine özgür.
Ülkemizde İslâm artık sadece geri kalmış yörelerin, köylülerin dini değil bugün. Yüksek tahsilli, bilimle aydınlanmış dindar çok kişi var şimdi etrafımızda. Onlar eleştirisel bakmayı, akıl ve mantık süzgecinden geçirmeyi korkusuzca benimseyip, dinin özündeki hiçbir devirde değişmeyen ilâhi ahlâk prensiplerini halkımızla paylaşmanın aşkını yaşadıklarında; İslâm kültürünü özümsemiş ama dinsel ritüellerden uzak yaşayan aydınlarımızla pek çok konuda anlayış birliğine varmaları ne kadar kolay olacak!
(Gelecek sayıda 19. yüzyılın ikinci yarısında batı dünyasında yaşanmış büyük parapsikolojik olayları inceleyeceğiz)